13 Nisan 2023 Perşembe

Floresan Lamba, Tuvalet Fırçası, Zorlu Psm

 "Bender elindeki şaraba uzun uzun baktı. "Bir yazar yüceliğe ulaşmak için dört şeye ihtiyaç duyar pasquale: arzu, hüsran ve deniz." 

"Üç etti ama."

Alvis şarabını bitirdi. "Hüsranı iki kere sayacaksın."

Jess Walter- Beautiful Ruins


Zor günlerin geçip giderken en tuhaf özelliği primitif baş etme mekanizmaları kullanıldığında (inkar ve bastırma) çok kısa sürede kendini Titanic'te Rose'nin filmin sonunda okyanusa attığı kalp biçimindeki kolye gibi suların derinine doğru imha edilmiş gibi gözükebilmesidir ama bunun kötü tarafı korku filmlerinde unutulan patlamış mısırlar gibi bir noktada patlama olasılığıdır.

Peki ya böyle yapılmadığında neler olur? 

Bunla ilgili aklıma bir Rodrigo Amarante konser anısı geldi, yüksek lisansın başlarıydı. İlkbahara yeni girmiştik aynı şimdiki gibi bir hava vardı. Tam yeni çiçek açma mevsimi hani sıcaklığın ve güzel çiçek kokularının burnunuza geleceğini ön sezersiniz ama bunun tam olmayışı ve o hazzı beklemek o mevsimin aynı zamanda en güzel tarafıdır. Aslına bakarsanız aşkın da en iyi tarafı hazzı beklemek kısmıdır ama çiçeklerin her zaman güzel kokacağını kestirebiliriz aşk ise bazen yabancı bir evdeki tuvalet fırçasına benzer yani onu sen mi kirleteceksin yoksa zaten kendi rengini veren şey başlangıç ve özden beri öyle miydi? İşte tam bu düşünce evrenlerinin birindeyken Rodrigo İstanbul'a gelmişti. O gece pek çiçek kokusu yoktu doğrusu biralarımızı alıp önden bir yerden izlemek farz olmuştu tabii. 

Türkiye'nin bir özelliği de beyaz ışıkları seven bir toplum olması. Konser güzel ve bayağı nitelikli salonlarda olsa da beyaz spot ışık bombardımanı Rodrigo'yu da es geçmeyecek ve ona sanki zombilerin ele geçirdiği şehirdeymişçesine tek beyaz renkteki havai ışık gösterisini yapmaya kendine bir borç bilecekti.

Rodrigo diğer şarkısına geçerken harika sesiyle mikrofona dudaklarını götürdü ve "The lights should be as dark as my heart" gibi ya da buna benzer işte tıpkısının aynısı hııp demiş burnundan düşmüş bir cümle söyledi. İşte bu arkadaşlarım, romalılar ve bebekler işte bu cümle, zor zamanlarda inkar ve bastırma yoluna gitmediğimizde hissettiğimiz şeydir.

Işıkların kalbimiz kadar karanlık olması belli bir yas ve hüzün döneminde gayet doğaldır da bazen ışıklarımızı açmamızı isteyen sahne yetkilileri olur bazen de kapatılması gerektiğini savunan müzisyenler ya da müzikten çok iyi anlayan erkekler. Ah, tuvalet fırçalarını belli bir alışveriş tutarını geçince promosyon olarak veren üç harfli marketlerin birinde olsaydık kesinlikle bu paragrafta hediye verme duygumu kabartabilirdim. 

Zor günlerin bir özelliği de bu yazıdan gördüğünüz üzere mizah baş etmesini neredeyse göklere çıkarabilmesidir. Oradan düşemeyeceğiniz boşluk kalana dek gülmeyi elden bırakmamalısınız. Yaşam aslında bence biraz dalga geçebilme sanatı bence en çok kendimizle. Mesela çok ciddi hazırlanılan şeylere bakıyorum ya da arzudaki ciddiyete söz gelimi istek ve beklentilere daha detaylı olarak trajik bir komedi filmi gibi geliyor bir yerden. Kendimizi, kim olduğumuza inandığımızı, söylediklerimizi çok inanarak ve ciddiye alarak baktığımız yere bakıyorum işte tam o nokta gülmeyi elden bırakmamamız gereken yer çok dokunaklı bir yerden sadece, gülünç duruma düşmemek için. Bazen.

Bazen zor günlerin ucundaki ışık belirginleşir ve bir anlığına Smith şarkılarının sesi kısılır, Morrisey uzaktan seslenmeye başlar ona aydınlıktaysak aldırış da çok etmeyiz. Bu güzeldir bu rahatlamayı yaşamak da öyle. Bazen yalnızlık duygusu da gelir, uğrar gider bazen de biz kendimizi yalnızlaştırırız zor gün yalnızlıktır biraz da, bir anlığına anlaşılmayacağına olan inancımız çok gerçekçi gelir o zaman bir pencere aralığı bulmalı insan. Yürümek ya da yazmak bu konuda teoman nevrozu kadar işlevsel yani ne kadar işlevsel olabilirse o kadar işte.

Zor güne dair engin görüşlerim devam edecek. Sadece biraz müzik dinlemek için ayrılıyorum.



 

29 Mart 2023 Çarşamba

M and the Kiss

 

k

"Art is to console those who are broken by life.” Van Gogh

Onun kısa kahverengi saçları her zaman güneşte açılıp kıvrılırdı. En çok kendilerini tuzlu suda bekletmelerini seven uzun yolları denizin maviliğine uzanmaya asla karşı koyamazlardı. O gün evden çıkarken kahve makinesinin fişini çekip çekmediğinden bir türlü emin olamamıştı. Kitapçı dükkanına söz verdiği saatte orada olamama pahasına eve dönüp kapı aralığından kahve makinesine baktı fiş takılı olmasına rağmen makineden herhangi bir ses gelmiyordu. İçeri girdi ve fişi çıkarırken tuzlu bir deniz damlasının makineye damlamasına izin verdi. En kısa yoldan bisikletini alışılmadık hızında sürerek sahafa yetiştiğinde Klimt tablosunun orada duran bir deri ceketle karşılaştı. Bu yeni görünen gerçekliğin yüz hatlarının ne kadar güzel olduğunu düşündü. Omuzlarına uzanan saçları çizgi şeklindeki dudaklarına yapışmış olan M, onun varlığını fark edince büyük gözlerini deniz tuzuna doğru çevirdi. Bir şeyler onu yakıyordu. M, bu yanmayı hissettiği en son zamanı hatırladı. Babaannesi kendi geçmişi hakkında konuşurken bazen yaşadığı anılar için "senesi unutulmuş" derdi. M, bunu anımsayıp gülümsemeye başladı. Kitapçı dükkanında kitaplara göz gezdirirken tekrar satın almayı düşündüğü birkaç anısı aklına geldi; yıllar önce çıktığı deniz yolculuğu bunlardan biriydi, zihni, turkuvaz rengi bir akıntının uçsuz bucaklığının ortasındayken nereye ait olduğunu ve olacağını ona söylüyordu. M, o sırada bu düşünceyi göz ardı etse de gemi Atina limanına yanaştığında yol boyunca onunla olan deniz tuzuna benzer gerçeklik de karaya çıkacaktı. M, sadece bunun henüz farkında değildi. Tıpkı kitapçı dükkanında, çocuklarınkine benzeyen bir hayal gücüyle içe döndüğünde bunları düşünürken henüz fark etmediği gibi. Benzer yaşantı ve hisler bizi yaşamın aynı hayalet kasabalarından birine getirse de çoğu zaman aitlik hissiyle tamamlandığımız yerler için her zaman pencere kenarında kahvemiz sıcak ve koltuğumuz rahattır. M için ise bu rahatlık kaçıp kurtulması gereken bir his gibiydi. Kitaplara gerçekten bakmayı denediğinde ise görebilmek için önce gözlerindeki deniz tuzunu yıkaması gerektiğini düşündü. Oysaki güneşin tepeye çıkması, deniz havlusunun kurumak için zamana ihtiyaç duyması, plaj çantasına akan güneş kremi ve tüm bunlar olurken yan şezlongun dolması o kadar beklemeyecekti. M, dükkandan ayrılırken erkeğin kadını öptüğü Klimt tablosunun eğri durduğunu fark etti, tablodaki kadın neredeyse durdukları yerin kenarından düşmek üzereydi. Müdahale etmek istese de o anın kendi sanatsallığına dokunma yetkisinin olmadığını düşündü bu düşünce onun zırhı olurken tablonun yanındaki deri ceketli kız ise sanatsallığına henüz dokunulmadan camdan dışarı izliyordu.

18 Ocak 2023 Çarşamba

All the world is green

Bu yazının başlığı Tom Waits'in bir şarkısıyla açılıyor, bu Tom Waits'i çok sevdiğimden ileri gelse de aslında şarkı da geçen "Sorular, cevaplardan daha büyük" kısmında bir süre beklememden ileri geliyor. Mesela düşünün bir arkadaşınızla bira içerken filan, herhangi bir anlatım bittiğinde bunu duyduğunuzda birçok soru düşüncesi belirmeye başlar aklınızda hani bunlar hep düşündüğünüz ama zamanın hiç olmadık kısmında bilinçdışının bir yerine attığınız bir yerdedir, görünür de değildir pek. Murathan Mungan olsaydım şöyle derdim:
Kursu bırakmalı mıydım? 
Punk'ın tarihi geçmedi mi?
En son ne zaman?
Aşk geliyorsa çorapları ve içinize giydiklerinizi değiştirmenin o kadar zamanı olur mu?

İçinize giydikleriniz de önemli sonra bunlar da doğası gereği çok görünür olmaz yani bir taş kendi istenciniz dışında oynasa bile sadece orda olduğunuz için artık denizin, kumsalın bir parçası sayılmaz mısınız? Hayır tabii ki arkadaşınız söz gelimi bunu sorsa, gülümseyerek ve şefkatlı bir şekilde "herkes başı başına bireydir" filan deriz. Ya da ne felsefe yaptın bu mekan da güzelmiş hadi tadını çıkaralım deriz. Güzel bir illüzyon sadece bir anlığına dopamin veriyorsa o gerçekten güzel bir illüzyondur üzgünüm Salinger, kursu bırakmalı mıyım sorusu çellodan çok gölge arketipimiz'e yönelik bir soruydu, aslında olduğumuz haliyle sevilmemize olan inanç öyle azaldı ki birçok başka şey yaparak hiçliği hissetmemek için akışta ustalıkla kalmaya çalışıyoruz ama sanırım senin de hep kastettiğin şey buydu.

Golf
Gym
Parti
Rock Müzik
Resim
Tekno
Ve artık instagram filtlereri

Üzgünüm Bukowski, varoluş vakumlarımızın bir kısmını açık ettim. Doğrusu hiçliği kabul etmek zor olsa gerek neyseki bira içtiğim arkadaşım sen değilsin yoksa seni sohbetimizin önemli bir kısmında övmek zorunda kalırdım. Bundan da memnun olurdum üstelik ama sonra eve döndüğümde "yani bu kadar övülmeyi hak etmiş miydi?" diye düşünürdüm. Açıkçası Bukowski seninle şansım azdı senin oyununu oynuyor olurduk ve bir noktada bunu fark edip "Burası da çok güzelmiş" derdim, bunu o an çok anda olduğumu sana hissettirerek söylesem de konuyu bağlamdan ve özneden yani senden saptırmak için yapardım ama işte sen bir takım soruları sormuş olurdun ve ben nihayetinde o sorularla kalmış olurdum sonra birkaç zar atsam ya da kartları karsam da sen kendinden çok emin olurdun ve beni at yarışı izlemeye filan çağırırdın, gelirken de "uzun elbise giy" derdin.

Açıkçası edebiyat ve yazıdan çok uzaklaştım çünkü çok başaramadığım bir şeyler yapmakla meşguldüm. Gerçek tutkundan uzaklaşmak garip bir kavramdır hani gezginler bazen "Yol çağırıyor" der. Aslında yazı yazmakta böyle bir şey. Bir şey yazıyorsun ve bir şeyin seslendiğini düşünüyorsun ama bu sen çok hazırken, hani çorapların ve çamaşırların temizken yollar kapalı olduğu için gelemeyen aşka benziyor. Öyleyse içindekini dönüştürmeye başlıyorsun. Aslında çağıran şey, roman karakterleri, Godot bunlar biziz sanki yani bekleyen de beklenen de kendi kimliklerimiz yer değiştiriyor. Bence yazı yazmak daima bekleyen taraf biraz da kişi buna sığınır hatta, ilham yola çıktıkça gelinse de kendi kaçışlarımızdan fırsat bulamayız pek yani fırsat vardır da varoluş vakum dopaminleri cazip gelir.

İnsan olmak haz, üstünlük ve buna karşın aşağılık olma haliyle tanımlanıyor Adler tarafından. Adler bunu açıkça dile getiren psikanaliz muadillerinden biri, Milan Kundera "Yavaşlık" kitabında sezdirmeden ve edebi bir naiflikle konuyu yavaşça kırmadan açması takdire şayan olsa da psikoloji alanın da en sevdiğim şey tutkuyla her şeyin açık edilmesi. Bu tutkum 11 yaşından beri başlayarak pek de sönmedi aslında tutkuları gerçekleştiren şey bence biraz da gerçekten onu yaşadığınızı hissederek yaşamaktır yani "burası güzelmiş" derken bir anlığına gerçekten oraya ait hissederek buna inanmak.
Bunu pek az yapıyoruz. Aslında Godot'u  beklerken bu düşünceye olan aitlikten de bahsediyorum. 21. yüzyıl beni, seni, onu, yan masadaki erkek arkadaşından çeşitli gerekçelerden sıkılmış kızı ve aldatan erkek arkadaşını çok septist yaptı. Haklı gerekçeler de yok demiyorum bu septisizm konusunda gitgide uzun elbise giymek istemediğimiz bir tutkusuzluk çağının içindeyiz, eğer aşk temiz çoraplarla onu beklemekse ve nazlı Godot ancak böyle bir şartla gelecekse o da bir çeşit tembellik için de değil midir yani? 

Dediğim gibi sorular, cevaplardan büyük. Saatte bir hayli geç oldu ama kesinlikle bloğa yazı yazmak yani bu mekan güzel :) 








3 Ekim 2022 Pazartesi

Eve Dönüş, Varılan Parti ve Sonsuz Yolculuk

 Bülent Somay Tarihin Bilinçdışı kitabında Odisseus'un İthaka yolculuğuna atıf yaptığı bir pasajında mitolojik kahramanımızın evine (yani İthaka'ya) dönerken kikloplarla ve sirenlerle geçirdiği mücadelelerden bahseder ve ekler; aslında kahramanımız eve döndüğünde de İthaki'de karışıklık ve yoluna koyması gereken zorluklar bulacaktı ve çok sevdiği karısı Penelope ile ilişkisi bıraktığı noktada değildi. Aslında Odisseus gerçek macerayı yollarda yaşadığını düşünürken eve döndüğünde yolculuğunun henüz tamamlanmadığını ya da ona verdiği ütopik anlamının değiştiğini fark etmişti...

Bu özet anlatım, aslında yolculuk kavramının hiç bitmeyen ve aynı zamanda dönülmeyen bir yere de ait olmasından kaynaklanabilir. Yol kavramının yalnız anlamı yolculuk ile birleştiğinde bir keşife dönüşür ama keşfin varış noktası da bir son olduğu anlamına gelmeyebilir bu düşündüğümüz güvenli alan- konfor noktası olan ev anlamını biraz değiştirse de ev hala varılması gereken anlamı korumaktadır.

Eve varılmayan öykülerin bazılarında ise dönülen bir parti vardır. Bu kısa zamanı kapsayan eğlenceli bir aktivite olsa da zaman geçtikçe insanların yorulmaya, sarhoş oldukça içe dönmeye ve artık kimsenin pek de eğlenmediği bir ışıklı labaratuvar ortamına dönüşmeye başladığı bir yerdir. Bu bana şimdiki zamanda anlamlı ilişkiler kurmakta zorlandığımız kısımlara iyi bir örnek gibi geliyor. Tüketim kavramı bile artık çok tüketildiği için (bunu ortaokulda kokusu aklımdan çıkmayan çimlenmiş kuru fasulyelere benzetiyorum) parti anlamından devam edeceğim:)  Evinden birkaç saat uzak kalmak ile geri dönüşün yıllar sürmesi arasındaki belirsizlik pek tabii kaygıyı da beraberinde getirir artık eğlen-il-meyen bir yerde olmak da dönüş kavramının silinikleşmesine de zemin hazırlar. Yani artık parti bitmiştir, bir sonraki de bir önceki de.. Salon ve terasın her metresi biliniyordur ve bir odada varoluş vakumu sekansları ile baş başa kalınabilir buraya kadar normalize edilmesi nispeten kolay olabilirken artık gitmek istediğin evinin varlığının belirsizleşmesi yolculuğun garip bir noktasıdır.

Ev nedir?

Sabit nokta elbet. Matematikten ancak Darvin'in spiritüelizmden anladığı kadar anlıyorum ancak sabit bir değişken varsa olasılık hesaplarında işinin kolaylaştığını biliyorum. Ev denklemlerin zemini, köşe taşı (corner stone) ve aynı zamanda varılması gereken anlamını korumakta olsa da bir nevi yolcuğunda devamıdır.

Bu yolculuk için birçok farklı yolculuk yapmak gerekse de ev kavramının anlam arayışının dinginlik verici bir noktasında olduğu yadsınamaz bir öznel gerçeklik olabilir (Hi, ÖSYM paragraf sorusu:)

Ben yine de optimist nihilist gözümle bakacak olursam ev anlamının kişiden kişiye değiştiğini ve ancak o kişinin kendi anlamını yaratabileceği..

Oh, Fuck. Ev nedir biliyor musunuz? Tüm bu anlaşılması zor kaotik cümle kalıplarını kurmadan anlaşabileceğini hissettiğin kişidir. Ev dönüşün imkansız olsa da zaten bir parçanla oraya tutunduğun bir yerdir. Ev bitmek bilmeyen yolculuğun kendisi ve hep bulunanıdır. Evi kaybedemezsin. Ev, seninle gelen şeydir. Peki ev var mıdır? Tekrar soralım. Yolların kapalı olduğu, sokağa çıkma yasağının geldiği ve partiden çıkamadığın bir yerde ev hala var mıdır? 

Sonsuz yolculuk

Hep "hala" olan şey :) Eve dönüş belirsizliği ve partinin bitişi bu kavramların gerçekliklerine şüpheyle bakmamızı sağlasa da ikisi arasındaki döngü hep devam eder. Bu da sonsuz yolculuğun başladığı, bittiği yerden başladığı kesişim yerleri olabilir.

Odisseus artık eve dönebilecek mi emin değilken, siren partisinden de sıkılmışken denize bakıp ne hissediyordu acaba? Umarım yalnızlık değildir. Yani öyleyse de bu duruma pekala +1 eklenebilir:)



11 Temmuz 2022 Pazartesi

Fırındaki Hansel

 Blog başlığını böyle oluşturmam birkaç gün öncesi Kadıköy'e dayanıyor. Blog'ta kendim hakkımda bir profil oluştururken ilgi alanlarım kısmına "Fırındaki Hansel" diye bir not düşmüşüm. Unutalı ve neden böyle yapalı seneler oldu tabii aslına bakarsanız "Unutalı ve neden böyle yapalı" gibi şeyler üzerinden seneler geçmesi her zaman herkese poetik gelir ve fırsattan istifade o sırada Youtube Kings of Leon'dan- Pyro çalmaya başlar. Bu da bir çeşit poetizm olsa da modern romantizm, sarhoş romantizm, aşık romantizmi, anlaşılma romantizmi, yıllar sonra karşılaşma romantizmi döngülerinden bir kısım ayrılır. Çünkü Lacan "Kadın yoktur" der ve eklemeye bayıldığım varoluş sosları ise "Bazen başkası yoktur" diye ekler arkadan gizemli bir ses duyulur: Rimbaud "Ben bir başkasıdır" der tabii bu durumda birkaç gece öncesi Rimbaud'la Kadıköy'de bir bira içsek bir nokta da "Galiba başka biçimlerde yokuz" derdim ona. 

Birkaç gün öncesi Kadıköy'de "Fırındaki Hansel ne anlama geliyor? sorusuyla karşılaştım. Bu soru İngilizce sorulduğu için önce çeviriyi anlamadığımı düşündüm ve sonra bloğumu açtığımda hakikaten böyle bir şey oluşturduğumu gördüm. Kendi hayal gücümün çevirilerini yapacak kadar yaşlandığıma göre Fırındaki Hansel'i var olmaya ihtiyaç duyan ve kurtarılması gereken bir nesne olarak betimleyebilirim. 

Var olmaya ihtiyaç duyma: Var oluşun görülmesi, öz şefkat, varlığının onayı

Kurtarılması gereken nesne: Okuyucunun öznesi

Pek tabii fırın da artık bir metafor. Bunu sizin romantik yorumlarınıza bırakıyorum canım Freudyenler :) 

Başka biçimlerde yok olmak kadar diyalektik varlık da süre gelen bir tamamlayıcı aslında. Gerçi modern toplumda ve ilişkilerde böyle mi emin değilim, Platon'un bahsettiği mağaraya girip sokak graffitileri ile "only god vibes" yazacak kadar varlık söz konusu değil pek artık. Bu kısmı "Deniz çarşaf gibiymiş" diyen emekli Chp'li bir bey amca gibi yazsam da kimsenin mağaradan çıkmak istememesi, konfordan çıkış alanlarının boş rock konserlerine benzemesi, mağaradan çıkışta ise "yinelenmenin kendisi ile defalarca karşılaşışımız" artık hislerin dökümüne karşı "Only Good Vibes" yazısının yanında Deep House dinlerken story atmaya benzemekte.

Frankl gerçekten anlamlı bir yaşamın üzerinde dururdu bunun ardında iyi bir sosyal yaşam, anlaşılacak dostlar, gidilecek yollar, anlaşıldığını hissetme, düşünceler ve duygulara izin verme, sağlıklı ilişkiler gibi açımlamalar geliyor. (Bu kısım Hansel'in tam da fırından çıkmasını salık veren bölüm)

Başka biçimlerde yok oluş bir varlığa benzeyişin itici gücü müdür?

Burdaki benzeyiş: Varlık kavramının ya sağlanırsa diye korkunca yerine daha hafif bir kelime kullanma isteği. "Ya mağaradan çıkarsak?"

Mağaradan çıkmanın korkutucu doğasına aşığım. (Anlaşılma romantizmi yükleniyor) 

Tuhaf bir metafor olarak aşık olduğumuz lezzetli şeyler ise fırından başka biçimlerde çıktığında onları yeniden sevebilir miyiz peki?

Sanırım mağaranın doğası gereği evet ama var oluş gereği hayır. 

Şimdi de "love will tear us apart" çalıyor bu şarkıyı dinlerken gözlerimi kapatmam gerektiğinden yazıyı bitirirken merak etmeden duramıyorum İan Curtis olsa ne cevap verirdi diye,

Sanırım onun bir 21 yaşı daha olsa ilerlemenin doğasından bahsederdi. Belki de haklıdır.



18 Mart 2022 Cuma

Paalen'in "La Balance" Tablosuna Psikolojik, Edebi ve Varoluşsal Bir Bakış

 



Garuda Not Guru

Garuda Kuş- İnsan figürü mitolojide de yaygın olarak kullanılan bir öğe olarak karşımıza çıkmakta. Figür, uzak derinliklere bakarken figürü aşağısında kalan bir kendilik birikintisi görürüz. Artık solmuş deri kalıntıları geçmişe ait düşünce ve yaşantıları akla getirirken başka ve Freudyen bir perspektifle  bilinçdışını temsil eden bir kendilik olarak yorumlanabilir. Thanatos olarak da bilinen ölüm ve yıkım içgüdüsü benliğin alt kısmındayken, soluk kendiliğin yukarıdaki benliğe yansıması yaşamın tüm tezatlıklarına rağmen anlamlı olup olmayacağı gibi bir Camus sorusu gündeme getirebilir. Figürün bilinçdışı falezinde tek başına olması ise toplumun hep dışladığı anlamıyla bireycilik ve yalnızlık duygusu ile karakterize olabilir. Bu da varoluş saatinin herkes için aynı çalmıyorsa da öylece kapatıp gidemediğimiz bir şey olduğunu gösterir. Tıpkı anneanne evindeki yorganlar gibi. Ağır ve naftalinlidir.

Hep geçmeyi istediğimiz köprünün üstündeyken telefon çalması ve ani geri dönüşler

Giriş cümlesinin aksine ise resimdeki köprü köksüz bir köprü. Bir yere bağlı olmayışı, ait hissedememe kavramına bir atıf olarak yer almakta ve figüre denk düşecek şekilde yalnızlığı anımsatmakta. Her zaman köprünün altından sular çok akıp gitse de, zaten hiç tam olmayan bir köprünün suyla yakınlığı sorgulanabilir ölçüde tabloda yer almakta. Yansımalar onu güzelleştirdikçe ise bir yere varmak istemeyişinin seçimi daha naif bir gerçeklikle karşıda durmakta.

Gotik ve fallik linkedin kulesi

Kulenin antresit tonlarının resimdeki genel tonların aksine daha baskın olarak kullanılması bir çeşit agresyon içeren dürtü kavramını temsil ediyor olabilir. En optimist yanıyla yalnızlıktan güç alma veya onu bir dışavurumla ortaya koyup etrafında gizlenme olarak anlaşılabilirken aslında bir otorite ve kurtarıcı rolünü de temsil ediyor olabilir ama o belki bazen soslu makarnayı çok pişirdiğini fark edip üstünde biraz soğuk su gezdiren bir kurtarıcı gibidir yani rolü varsa da kendine kadardır. Kulenin üstündeki yarasa metaforu ise gece görme yetisiyle ele alındığında bir William Blake şiirini anımsatmaktadır. “Kimi tatlı rüyalara, kimi sonsuz geceye dalar” Gotik linkedin kulesinin ise seçimi belli gibidir.

Deniz ve mehtap seni sordukları için üzerlerine kaçak 3+1 imar planı çıkarttım.

Tablonun naif renklerle uyumlanan bir diğer öğesi denizin varlığıdır. Enfes renk geçişleri ve üzerine batmakta ısrarcı olan hiçbir insan yapımı öğeyi kendinde tutmamasıyla protest tavrını her devrimde devam ettirecek gibi duran seksi bir birikintidir ama ne yazık ki o da tabloda hakim olan yalnızlık duygusundan nasibini alıp temas etse bile bağı güçlendirmeye yetmeyen bir boşlukta kalmaktadır. -Yoo, son cümlemde günümüz ilişkilerini gelecekteki 2 (X,Y,Z) Kuşağına anlatmadım-

Sürrealizm, Freud ve Işığı Kapatsak mı?

Tablodaki ışık renk geçişlerinin kullanımı tıpkı bir fotoğraf gibi olmasıyla büyülerken aydınlık ve karanlığın her daim birlikte bir döngüyü oluşturacakları, diyalektik olarak ise birbirlerine ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Gökyüzü yalnızlığı yine çağrıştırsa da ondan ayrı kimliğini tabloda korumaktadır. Çünkü gece kuşlar ve insanlar için yaklaşmaktadır ve saat herkes için aynı mekaniksel ölçütlerle akıyordur.

29 Kasım 2021 Pazartesi

Destination Unknown

 Uyku düzeni en çok devamlılığını sağladığımı düşündüğüm ama aslında hep yarım bıraktığım konulardan biri olmuştur. Tıpkı "bir öykü üstünde çalışıyorum M.F diye bir karakter var.." deyip anlatmaya başladığım M.F karakteri gibi. Onun nevrotikliği üzerinde kurcalamalar yapıyorum yani daha çok daddy issues'ler ekliyorum. Bazen de trakyalı ve chp'li olan balkonunda her zaman bakımlı sardunyalar bulunan teyzeler gibi "nasıl başa çıkacak çocuk tüm bunlarla" diye düşünmeden edemiyorum. M.F'le yarım bıraktığım bu empati sekansı beni bir diğer konuya getiriyor devamlılık ve sürdürülebilirlik burada ilk çağrışım yaptığım şey Kadıköy'de "Anket yapmıyorum katılır mısınız?" diye soran çevreci aktivist bireyler oluyor. Bu konuya önümü ilikleyerek zaman zaman yutkunma zorluğu yaşayarak "kendine güzelce nasıl cevaplar vereceksin?" diye merak ediyorum. Kendimin olimpiyat meşalesini yaktığım bu monolog bana taşınmalarımı hatırlatıyor. Leventte Tom Waits dinleyip şarap içerken o zamanki en yakın arkadaşımın "Seni böyle hatırlayacağım güzel bir sahne" demesi gibi. Onun hatırladıklarıyla benimkilerin aynı olmayacağı düşüncesi ise bu ironiyi güçlendiriyor. Sonrasında Fenerbahçe.. O evi severdim. Jeff Buckley- So Real dinleyip klibi içinde olmayı arzuladığım günler. Jeff'in bisiklete bindiği ama ceketinin hiç kırışmadığı zamansız görüntüler; zamanın üstümüzdeki bozucu, kışkırtıcı etkisini güçlendiriyor. Wim Wenders'in size nedense bahsetmek istemediğim bir filminin içindeki bir replik "Ya zaman yaraları sarmıyorsa ya neden oluyorsa? ya zamanın kendisi bir yaraysa" aklıma düşüyor. Düşme demişken.. 

"Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Düşer, düşer ama düştüğünü anlayamaz. Tüm düzen, hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için. Onlar da aramaktan vazgeçerler" 

Yolda olma ve en nihayetinde bulunuşla anlatımlanan tüm Doğu felsefelerine saygı duyarak  alıntıladığım Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabından (burada Salinger'e aşık olduğum için ismini bir yerlerde tekrarlamaktan haz alıyorum) bir pasajla demek isterim ki (Eyvah, başıma daktilo gelecek cümleler uzamaya ve gevşemeye başladı. Bu bana ekonomiyi anımsatıyor. Bana her şey seni anımsatıyor ekonomi öhöm) söz gelimi.. tamam tamam. Bir şeyleri bastırıyorum. Bu paragraf beni tetikliyor belki siz üstünde daha iyi düşünürsünüz. 

2000'lerde her şey farklıydı canım, yine taşınıyordum.. Taşınma konusunda bir overlok makinesi eksperi gibiyim artık 13. evim olacak. Maslow'un piramidinde aidiyet kısmını bir iniyorum bir çıkıyorum ama sanıyorum artık hiç düşmüyorum. Çevreye yabancı hissetmek psikolojide çözülme belirtilerinden biridir ama varoluşsal olarak bu gerçek sanırım günümüzde güneşin her gün doğmasına benziyor sadece bu kısmı güneş kadar sevemiyoruz gerçi güneşle bağlantılı olduğu kısımlar da yok değil. Isınmak ve güneş gözlüklerimizle güzel görünmek, bronzlaşmak isteriz ama konu yanmaya geldiği zaman çevre; arkadaş, aile vb. kavramlar bir anda gölgemizin yalnızlık olduğunu hatırlatır.

Yalnızlık gölgedir, gölge arketipidir. Jung buna katılmazdı belki ama sonra ona aslında olumlu yönden baktığımı anlatmaya çalışırdım. Onun da terapistliği tutar, bana bakar ve "Yalnızlığın gölge olduğu metaforunu kullandın canım sana ne ifade ediyor bu" derdi. Minik yüzleştirmelerini çok empatik bulduğum için "Jung canım dedin, etik dışı bir şey söylemiyorsundur" umarım derdim. Tabii bunu diyemezdim ama içimden düşünür ve seansa bir dünya para veriyorum boşa gitmesin takılma bu düşünceye derdim, kendime tabii. Koskoca Jung'a "Takılır mısın cnm bi yerlere gider misin Kadıköye fln:s" diyecek halim yok ya.. Jung aktarımımı nasıl değerlendirirdi bilmiyorum ama bir noktada rüyalarımı anlatmaya başlayarak unutuluşlarımı izlerdim.

Unutuluşları izlemek.. Bir noktada ölüm düşüncesinin en büyük korkusu unutuluşlarımızı izlemek.. En son seni kim nerede hatırlayacak? bu varoluşsal sentezlemenin hiçbir doğru cevabı yoktur zaten. Hiçbir şeyi unutmayan arkadaşlarıma en az çevreci bireyler kadar saygı duyarım. Bununla nasıl yaşadıklarını merak ederim ama birçok açıdan bunun, neyi unutmamayı seçtiklerine bağlı olduğunu düşünüp pek de inanmam ama gözümde her zaman onlara o an inandıklarımı gösteren bir ifade olur. Bu bir çeşit selamlama ve "burdan daha çok derinleşeceksek bir çay daha söyliyim, buranın çayı iyiymiş" düşünceleri eşliğiyle gelir. Onlara inanmama sebebim ise kişisel yansıtmalar değilse de nedir :) Gerçi bu konu güzel bir rakıyı da hak eder. Unutmadan yaşamak çok zor olsa gerek. Lacan da der ki "Ölülerimizi doğru gömmediğimiz için geri gelirler" Sahi doğru gömülmüş müdür ölüler?"

Teoman deyimiyle "Amma da konuştun Selin kararttın içimizi" Yaşayanlardan neler var bakalım? Bence 90'lar pop hala yaşıyor. Onun yaşadığını hissediyorum.. toprakta... insanlarda.. Yüzüklerin efendisi bilgim stoklarla sınırlı olduğu için bu referansı anlayamadıysanız benim hatam.

Sizi siz aramadan arayan insanlar da yaşıyor mesela. Bazen düşünmediğimizi sandığımız şemaların "ne alakası var canım düşünmüyorum ki ben bu konuları çoktan aştım" tam da bilinç deniz altılarındayken size siz hissettirmeden müdahele etmeye çalışan insanlar da yaşıyor. Mesela "Bu unutulmaya engel bir kanıt olabilir" derseniz çayı, rakıyı bırakır susarım. Aşk da böyle bir şey mesela. Bol bol susuyorsun orada da. Yani hem metaforik hem de gerçek anlamıyla susuyorsun. Bu kadar susarsanız ya biri size cevap verme gereksinimi hisseder ve duygusal ihtiyaçlarınız karşılanır ya da susuzluktan ölürsünüz. ehueh ortası yok. Aşk daha unutulma aşamasına gelmeden riskli bir kavramdır. Bazı insanlar en son Kurtuluş Savaşında aşık olmuştur söz gelimi bazıları panseksüeldir hep aşıktır ya da hype'dir. Seçimlerimizin sorumlulukları olmasa iyi çocuk aslında aşk ya. 

Fırtınalı bir günde son derece birbirine bağlanmayan paragraflarımla rock'n roll listeme dönüp balkonumun tadını çıkarmaya karar verdim. Umarım şemsiyeler herkes bakarken hiç ters dönmez. 

Hayatta şemsiyeniz düz olsun. (İrlanda Atasözü demek isterdim ama 5839 biradan sonra bile böylesine dolu dolu kapanış cümlesi çıkaramazlar bi de soğuk oralar ama kızları güzel.




29 Mart 2021 Pazartesi

Doğru bilinen yalnızlar

 Ne zamandır bloğ'un yolunu unutmuştum ben de. Son zamanlarda hep bir şeyler hep eksik kaldı. Gidilemeyen birçok seyahat ve belki çoğu bireyin aksine bir sürü yarım kalan iş birikti. Geçen en sevdiğim aile üyelerinden biri "ama melankoliyi çok seviyorsun sen" demesiyle, Madonna dinlemeyi arttırdım, blues artık üzüyor beni. Birkaç ışık yılı önce teraslı evimde Tom Waits ve şarabın keyfini yaşadığım zamanları hatırlıyorum. Bazen varoluş boşluğu bazen yaşamın gündelik doldurulan rutinleriyle geçen uzun süreler de beklemeyi, nasıl başa çıkılacağını ya da en yapamam dediğim şeyleri başarmış olmak hoşuma gitse de yol tadını alamamak beni hala en çok üzen şeylerden biri. 

Bir yerden bir yere gitmek yoldur.

I-ı tam olarak değil. Bir yerden bir yere gitmeyi hissediyor ve duyu organlarında tadını alıyor olmak belki öyledir.

Hala uzaktan güzel bir şarkı sesi geliyor. Orada mısın?

Tam olarak bilmiyorum. Anlamın her şey olduğu fikri hep hoşuma giden bir argüman olsa da nihilizmi hiç bu kadar boynumda bir öpücük olarak hissetmemiştim. Yoo hayır bu kötü değil. Kaçılmaması gerek hemen bu fikirden. Yaşadığın her sürede keyifli anlam var mıdır arayıp bulmak gerek bazen sadece önce kaybolup bulunmak da yetmez üstelik, sessiz kalmak da, iş bulmak da, çıplak gezmekte.. bazen çalan şarkıyı sen söylemek istersin ama işte sesin kötüdür 

Arkadaşlarımı iyi görmüyorum.

Yalnız olduğumu en hissetmediğim dönem diyebilirim. İlk defa uzun yılların sonunda arkadaşlık kavramını kafamda oturtabildim ve ilk defa tam böyle derken kafamın üzerine oturan biri yok :) frontal lobumda artık ülkeye dair umudun nez- sakın ha klibi gibi çalkalanmasından dolayı bireysel anarşizme geçsem de hala yakınlarımın mutluluğu beni sevindirmeye yetiyor yalnızca herkesi biraz flu görüyorum herkes de sanırım birbirini ve birbiri kendisini, kendilik kendini ve kendin en sonunda flu olmayı flu görmeye başladı.

İstanbuldan sıkıldım.

Bu paragrafa büyük harflerle LOL diyerek başlamak isterim. Hayatımın en büyük aşkıydı ve 10 yılımıza gelirken artık burada olmak her gün düşündüğüm bir nöron olmaya başladı. Geleceğe dönüş filminde bir replikte "gideceğimiz yerde yola ihtiyacımız yok" denir. Umarım İstanbul Kavafıs'in İthakisi gibi gelip gidip kendimize döndüğümüz bir yer değildir.

Ama öyle..

Evet işte böyle. kesik kesik tüm konuşmalarda, sessizliklerde, alternatif açıklamaların ara noktasında, dinlenilen gece müziklerinde, market alışverişlerinde, eczaneler de hep biraz ama öyle vardır. Ama öyle'yle baş etmek için paradoksik niyete girmeden "evet en nihayetinde böyle" denir. Bu kabulleniş ise her zaman biraz kırılgandır. 

Kırılgan canlılarız

Hayır hayatım biz çok cool'uz. Hepimiz, sosyal medyalarımızla, gerçekleşmeyecek planlara bakış açımızla ve sevememizle dünyanın en cool canlılarıyız. İşte tam olarak bu da bizi kırılgan yapıyor galiba. 

Sevme ve sevilme üzerine

Bu kavram ona buna - somutlaştırır mısın benim için- diye sorarken yolda ve uzay zamanında en çok öğrendiğim bir kavram oldu. Sevmek ve sevilmek hissedilmekten ziyade öğrenime açık bir kavram. Çünkü sonunda tüm hormonların, dengen, iletişim biçimin ve bakış açın değişiyor. Bu yüzden yakınlarımdan aldığım cevaplar çok açıkçası beni hiç tatmin etmedi :) ta ki bu yol "benim bütün kuşlarımsın" olana dek.

Kayıplar

Her geçen an, rutinin birikmesi, makarna suyunun kaynaması, elinin tencerede yanması, her şeyin fiyatının çok yüksek olması derken sanırım bu kavramı çocukluktan beri öğrenip sürekli travmatize olduk. Hayır, kayıp öğrenilen bir şey olmadı hiçbir zaman, kayıp hissedilen ve deneyimlenen bir şey oldu. Varoluşçuluktaki bir şey, birinin öznesi, birinin uzun zamandır görmediği eşya, insan, isim, yabancı yüz, tanıdık bir unutuş kayıp uzun yıllar sonra bile süren belirsiz bir hüzün.

Bitmeyenler

Tez, tez, tez ve onun dışındaki her şey. Yaşamın kendini devam ettirmek ve tutunmak gibi önemli bir anti-entropi ilkesi var ve unutmayın biz pizza değiliz herkesi şişmanlatamayız. Bu yüzden yaşamak, handle etmek ve devam etmek zorundayız.

Ne olacak?

Ben kaos prensesi olarak joker filmini bir yerlerinden her an yaşıyorum. Belirsizlikler de gitgide "koltuk altlarımız" gibi tatlı gelmeye başladı. Sanırım ne olacaksa oluyor :)

Boşluktaki zincir

Sadece minik ve önemsiz canlılar olduğumuz Sagan'yen bakış açısına son derece ve tahlilde katılsam da bengi- dönüşler, ay bugün oraya gitmiyimler, maskemiz var uzaktan öpüşelimler'den sıyrılıp evin sessizliği ve uzay belgeselleri içinde kaybolmak hoşuma gitmedi değil. Ben de asla bir ev kuşu değilim hiç de olmayacağım gibi gözüküyor :) evde bir dünya filan da yok spoiler alert bu dönem rahatlayıp tüm gün yoga yapacağımız bir dönem olmaktan da çook uzak. En nihayetinde belki de bir uzay kanalında ve marvin gezegeninin bir kanalında "soyu tükenmekte olan canlılar" kategorisinde gösteriliyoruzdur ve bir ufo bizi izlerken göbeğini kaşıyıp yarına projemin yetişmesi gerek deadline'i geldi diyerek aslında dikkatini bile vermiyordur bize. evet üstün canlılara, yani biz.

Umarım birileri psikolog hesabımdan buraya gelmemiştir.

Kimliklerden, tanımlardan, ne olmak istediğinden sıyrıldığında özgürlüğün şekerli tadını yalamaya başlarsın. Tadını yalamak özgürlüğün.

Şey biraz Bohemian

I-ı tam olarak değil. İstediğim şey değil, olduğum şey değil, ürettiğim şey değil, görüldüğüm şeyle olmayı istemediğim şeyin tam ortası.

Seçim

Var olan tek gerçek

Ölüm

Var olmaması istenen ama yine de olan tek gerçek

Aşk

Var olması istenen ama sonra istenmeyen tek gerçek

Tutku

Var olabilme ihtimali her an olan tek gerçek

Aile

Var olmazsa olmaz tek gerçek

O

Var olması varlık olan tek gerçek

Siz

Var olun








10 Ekim 2018 Çarşamba

Litost


 Milan Kundera Gülüşün ve unutuşun kitabında çekçe bir kelime olan ve başka hiçbir dilde aynı anlamı karşılamayan Litost'tan bahseder:

  "Sevilen kadının bizim kadar ağır yüzmesini, kendine ait bir geçmişi olmamasını (Mutluluk duyarak anımsayacağı kendine özgü bir geçmiş) arzularız. Bu düş bir kez kırıldı  mı (Genç kızın hızla yüzmesi veya geçmişini mutluluk duyarak anımsamasıyla) aşk büyük bir acı kaynağı olur ki, biz buna Litost diyoruz, Litost içimizdeki zavallılığın birden ortaya çıkmasından doğan acılı bir durumdur."

Litostan biraz da iki yüzlü bir duygu olarak bahseder Kundera, çünkü hemen hemen her zaman yansıtmalarımızı da beraberinde taşır. Kendimize doğru, kendimize doğru baktığımızda karşılaştığımız Litostlar sabahları uyanıp, unuttuğumuz rüyalar gibi benliklerimizde izler bırakır.

Uzun zamandır devam edemediğim hikayedeki erkek kahraman bitmek bilmeyen bir litostun içindeydi. Bu ona devam etme gücü veriyordu ama sonsuz boşluklarında çok uzun zamandır kendine yalan söyleyerek. Eh, bir film repliğindeki gibi: "Kimi insanlar depresiftir." Bu aşkın bitmek bilmeyen sorgulama olması gibi, çok eski anılar, güvenli alanlar gibi artık kendi evinin (içinin) çatılarından sarkan sarkaç oluşturmuş buzlar gibi.

Varoluşun en sevdiğim yanıysa her zaman başka seçeneklerinin olması. Blues da hüzünlüdür ama içinde bitmek bilmeyen bir heyecan vardır. Çimlerde bir pazar günü uzanırken ona yoğun isteğim üzerine " The Thrill is Gone" şarkısını açtırmıştım. Yüzümdeki ifade Litost gibiydi, bunu farkettiğini hiç düşünmedim ve bana usulca sorduğunda çok mutlu olduğumu söyledim, çünkü öyleydim. Karayiplere gitmekte olan bir gemi gibiydim; durağan, mavi, huzurlu. Çünkü mutluluk da bir seçenektir. Hüzünü yanında getirir ama bu ona derinlik verir. Bu yüzden hüzünlü insanları çok severim, sanıyorum herkes sever. Bir keresinde arkadaşlarıma "Her şey çok yolunda!" dediğimde aldığım tepki "Olmamalı" olmuştu. Bu bir litosttu ama gerçekti. Yüzde bir yara izi, kırık bir diş veyahut kalp birçok şeyi anlatır ve hikayelerimizle var oluruz. Aslında gerçek oluruz demeliyim.

Samimiyetsiz birkaç telefon görüşmesi, yürünen bir yol, varımsız hedef
Dünyanın en güzel bakan gözleri, yürünen bir yol, varımsız hedef,
Hedefler varımlı olunca hüzünlü anlamını kaybederler.

Her şeyin seçim olduğu bir evrende sanıyorum yolculuk ( bağımlı değişken) seçmek istediklerimiz ( bağımsız değişken) milyonlarca kez kendimizle farklı seçeneklerimiz ile karşılaşırız. Neyi seçtiğimiz litostlarımıza bir avuntu mudur? Yoksa onu görmezden gelme midir? Onları tüm esrikleriyle kabul etmedir belki de. Her mükemmel şeyde bir "ama" olması gibi.

Gideceğin yeri bilmemek de kimi zaman bana en büyük mutluluklardan biri gibi gelir. Yalnız yaşam insana birçok şey öğretiyor bunlardan en önemlisi bir insanın varlığının önemi olsa gerek ve tabii kombi basıncını ayarlayabilme özelliği. İroninin dışında, derinlere indiğinde yalnız evde olmak ile yalnız bir parkta olmak bile birbirinden tamamen apayrı şeyler.  Nereye gittiğini bilmeden yürünen yollar, görünen yüzler ve kafanın içinde daima yeniden yarattığın bir "sen" konuşmaların, monologların bir zaman sonra anlam arayışına dönüşür. Kendini soba borularındaki çatlaklardan sızan sular gibi hissedersin, akıntılarının kıyısında yüzsen de bu güzel ve tehlikeli bir oyundur. (O.A) Her zaman çıkabilirsin, vazgeçebilirsin, istemeyebilirsin. Litostların sana uzaktan göz kırpar ve sana Hotel California şarkısını hatırlatır :)

Çağımızın problemi litostlarımızı tıpkı Mc Donalds Burgerleri gibi midemize asit salması için düşünmeden yutmak olmalı. Derinliklerimize inemiyoruz. Kendimizle vakit geçirmek ve "Uzanıp kendi boynumuzdan öpmek" ve en önemlisi kendimizi affetmek bunlar varımsız çabalarmış gibi geliyor bize. Sokakta bir çok şey konuşan insanlar görüyorum, Jim Morrison örneği mesela. Popüler kültür objesi artık.  Huxley okumamış birisi, şiirin derinliklerinde boğulmamış birisi bana bu rock yıldızından bahsedince kendimi efes tombul şişe gibi hissediyorum. Sürekli konuşuyoruz, her şeyi biliyoruz ama bir şey eksik değil mi? Litostumuz bizi bırakmıyor.
Dinlemiyoruz sonra, instagramda birlikte fotoğraf çekindiğimiz kişiyle kaç like aldığımız onun sorunundan daha önemli hale gelmeye başlıyor. Bir yere oturuyorsun ve müzikler karşındakini duymamak üzere çalıyor. Konuşan insanlar, bizler, sıcak biralar, varmayan sözcükler az sonra bitecekler herkes sustuğu ana özel mutlu kalacak sonra 99 kuruş farkla aldığı patatesleri yerken evine gitmek isteyecek.


 Hikayeler biter ya iz bırakmak?






12 Ağustos 2018 Pazar

21. Yüzyılın Sentetik Tuvaletleri (Bir takım savlar, denemeler)


 Hayatta bazı kaçınılmaz anlar vardır, çikolatalı ekmeğin yere düştüğü anda her zaman çikolatalı tarafının yere dönük olarak düşmesi gibi, beklenilmedik ve irrasyonel anlar. Örneğin ne zaman aşık olacağımızı ya da ne zaman öleceğimizi tahayyül edemeyiz. ( Eğer bilinçdışında olan ego fonksiyonları yeterince çalışmıyorsa:) tıpkı bir yolculuğa çıktığında hangi durakların kendi yuvarlak yol aynalarında seni göstereceğini bilemediğin gibi, hangi yolları seçeceğinde bir merak konusudur.

"Her neden bir sonuca bağlıdır."
Ah, determinizmden uzak kalmaya çalışsam da Spinoza'yı "Denizsiz yerde yaşayamam!" demeyi sevdiğim kadar seviyorum. Gerçekliğin illüzyon hayatın da bir simülasyon olduğu düşünce sistemi her 12 Monkeys'de her The Truman Show da ve her uzay- zaman belgeselinde beynimi kemiriyor.

"Evren ( bir şekilde tanrı) doğadır."
Ne diyebilirim ki? Panteizm'le her zaman flört etmeyi seviyorum.

"Meyveler herkesindir, toprak parçası hiç kimsenin değildir!"
Jean Jacques Rousseau'yu anmadan geçemeyeceğim, bu cümleyi her bir pasaport polisine göstermek isterdim, tabii ki ellerimde çiçekler kapıda sırılsıklam şekillerde eheh.

"Aşk aynı zamanda bitmek bilmeyen bir sorgulamadır."
Milan Kundera'nın bir kitabından yola çıkarak yazdığım bu sava en çok da kendine karşı olan sorgulama kısmını ekliyorum. Kendinden yanalıktan çok kendine karşı olan, bengidönüşün asla bitmeyen köşelerine dek ve tasavvufta da olan yanıp kül olma durumu. Aşkın kesinlikle narsist olduğu kadar mazoşist bir tarafı da var. belki bizi yıllar yıllar yıllarca kendine çeken de bu hegel diyalektiğidir :P tez- antitez yapayım derken istemeden sentez yapmayacağınız günlere. cheers.

            "Dionysos"
Yunan mitolojisinde şarap tanrısıdır. hüzünün ve derinliğin tanrısı olan Dioynsos'un hüznü mevsimlerle birlikte ölmek ve yeniden doğmak ile ilintili olan varoluşla da ilgilidir. Nietzsche ve Jim Morrison'da zaman zaman bu kudretli tanrımızdan bahsederdi.
Biliyorsunuz, içinde hüzün olmayan hiçbir şey yeterince güzel değildir.

"Doğal kalmış olan tek şey buzdolabımda olan buzdur."
Onu da soğuk içeceklerimde kullanarak kendi tezimi çürütüyorum. Mazhar Alansonun da oynadığı "Arkadaşım Şeytan" filminde insanların kapitalizmin, yozlaşmış ilişkilerin ve diğer birçok etkenin sayesinde (metaforik olarak) düşünsel bazda şeytana dönüşmeye başlamasıyla gerçek şeytanın melek kanatlarıyla göğe çıkması gibi.

"21. yüzyılın sentetik tuvaletleri"
Tek sentetik olan şey tuvaletlerimiz, çünkü oraya tek doğal olan şeyimizi bırakıyoruz. Bokumuzu ehehe. Bu da asla aksi düşünülemez, ironisi yapılamaz bir önermem.

"The future's uncertain, and the end is always near"
Gelecek pek ala bilinmez, ve ölüm her zaman yakın. Bu da sanıyorum hayatı yaşanabilir kılıyor. Evet uzaylılar yanlış parmaklarıyla klavyeye basmıyorlar. Sonu olmayan hiçbir şey o kadar da eğlenceli değildir :) Örn: evlilik:P

"Der Steppenwolf"
Bozkırkurdu, Hermann Hesse'ye ait bir kitap. Kendi arketiplerinin ve benliklerinin arasında dolaşmaya benziyor. Voss'u  ve Martin Eden'i bu kadar sevmeseydim Der Steppenwolf'a tapabilirdim.

"Köy Enstitüleri ve Etik Anlayış"
Psikoloji eğitimi almasaydım bunun üzerine eğitim alırdım. Köy enstitüleri açılmalı ve kapanmamalıdır. ekd

"Eğer Wereyda yoksa onu yaratmak gerekecektir."
"Şiirin çevirisi yapılamaz, çok kişiseldir."

"Ne istediğimi bilmiyorum fakat ne istemediğimi çok iyi biliyorum."
Woody Allenciğim yine tüm woody'liğiyle Barcelona Barcelona filminden harika bir replikle karşımıza çıkıyor. Bol patlamış mısırlı, rahatsız sinema koltuklarına.*


Anyway, monologlarım sizi ürkütmesin "Delilik ve Sınırlar"da her zaman çok üstünde durduğum bir konudur. Bundan sonraki yaşamınızı iş arkadaşınızın boş bakışlarına maruz kalarak ve sentetik tuvaletlerinizde gazete parçaları parçalayarak ve "bugün dolar kaç euro (?) gibi açımlamalar yaparak geçirmeyeceğiniz güzel serotoninler diliyorum.


25 Mart 2018 Pazar

Ben Ruhi Bey İyi Değilim



"... Ve her şey dönüştü işte

Kahverengi bir çarşambadan

Sapsarı bir cumartesiye.


Ansızın bir rüzgar çıktı demin

Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar

Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü

Yakıyor gözkapaklarımı da

Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir

Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.


(Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?

1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi

2 - Süt emer gibi bir memeden

Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi

3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)


(Ansak mı anmasak mı

Yeri mi şimdi değil mi

Bir tren yolculuğunda ve her yerde

Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini

Bir hafta tatilini, bir öğle vaktini, belki bir pazartesiyi

Saatler iyi

Adamlar gülüyorlarsa iyi, gülmüyorlarsa gene iyi

Ve bütün yolcuların dalgın

Koparıp koparıp bir şeyler yediklerini

Görünüşte kararsız

Görünüşte üzgün, endişeli

Görsek mi acaba, görmesek mi

Açıp da kapalı gözlerini arada

Şöyle bir görünümü tek bir solukta

Yalandan, inatla içine çekenleri

Ya da bir köprüden geçerken, bir tünele girerken

Belirtip yüzlerinde çok görmüşlüğün izlerini..."



Edip Cansever'e ait "Ben Ruhi Bey Nasılım?" şiirinin üçüncü pasajının bir kısmını alıntıladığım bu yolculuk, bütün yolcuların dalgın gözleri ve tren kompartımanlarından içeri doğru başıboş süzülen bakışlarıyla gölge halini almaya başlıyor. Trende en sonuncu kompartımanda bir adam belirmeye başlıyor.


I.


O, her zaman kadınlara yüzünün kıvrımlarında boğulmaları için izin verirdi. Bu bazen tren yolculuklarında olurdu bazen bir şiirde ya da bir Chopin bestesinde. İşte şimdi adımları git gide hızlanan bu adam kendi izlerini takip etmeye başlıyordu. Tekrar ve tekrar. Günler ona artık var olmayan eski bir evin avlusundaki yemyeşil erik ağaçlarını anımsatıyordu. Kaybolduğu yeşillikler onu sardığında düşlerinin neden düş olduğunu ve erik ağacının gölgesindeki yuvarlak gri bir ovukta neden yaşlanmadığını düşünür halde kendini buldu. Sabahın erken saati ve yolculuğunun ikinci günüydü. Gözlerinin ovukları içeri çökmüştü ve kimi zaman onu ilk kez gören insanları boş bakışlarla karşılamak ona kimsenin kolay kolay anlamlandıramayacağı türden ilkel bir haz veriyordu.


Şimdi ise uzun ve uykusuz geçen gecenin ardından aklında tek bir cümle vardı. "Ve her şey dönüştü işte kahverengi bir çarşambadan sapsarı bir cumartesiye" zihninde bazen bir cümleyi, bazen bir kelimeyi hatta bir harfi geviş getirircesine tekrarlamak onu bir uzamdan bir uzama taşıyor ve anlamını kaybettirircesine kurduğu her bir özne-yüklem ikilisi göç eden kuşların sürüyü toplamak için kullandığı tiz çığlıklarını hatırlatıyordu.


Son zamanlarda kaybettiği kiloların yüzüne yansıması, yanaklarında ölen dev bir hamam böceği olduğu izlenimini uyandırıyordu. Kendi yansımasını yitirirken her bir ayna evresi için yeniden doğması gerekiyordu.


Yol en nihayetinde yoldu, ucu bucağı olmayan ve yeni bir ışıltıyla sarhoş olunmayacak kadar kaygan olduğunun bilincinde olarak, her gün gibi bugün de düşmemek için sıklaşan adımların iç görüsüyle hareket etmeye çalışıyordu. Kısa süre dalabildiği uykusundan avını yakalamak için uğraşan hayvan tekinsizliğinde uyandı. Gözü gömleğinin cebindeki kağıt parçasına takıldı. Orada bulunan silik mürekkepli bir adres, gezegenlerin dönüş yönünü saptıran bir manevrayla birlikte beyninden bir-iki sinapsı da beraberinde götürdü.


Bakışları anın mağmurluğunda boş bir çerçeve kadar anısız dururken;


Bir kadın bulunduğu kompartımana doğru yaklaşıyordu.

Bir kadın ona yaklaşıyordu,

"Görünüşte kararsız,

Görünüşte üzgün, endişeli..."

21 Ocak 2018 Pazar

Pazar Günlerinin Düş Ranzaları


Uyandığında, kendini tekrar yatağın içinde bulabilmesi için belli bir süre geçmesi gerekiyordu. 

Dışarıya gözlerini aralayarak bir süre baktığında Borges öykülerinden bir ana karakterin ona doğru baktığını gördü, bir zaman sonra bu kişinin kendisi olduğuna kanaat getirdi.

Dışarıda yağan yağmur, ona "Riders on the storm" şarkısını çağrıştırıyordu.

Gözlerini dışarıdan aldı ve duvara getirdi. Şimdi Max Ernst tablosu ışığın ona yansıyan kısmını kendine doğru çekiyordu.

Sevdiği kadına ulaşması için gereken yol o gün için ona, Heidegger'in varoluş yollarından bile daha uzak görünüyordu. 

Bir pazar gününün verdiği esriklik ve dağılmışlık hissinde, çamlı bir yol hayal etti. Yola ulaşması için üstünü giyinmesi bunun için de doğrulması gerekiyordu ve bir de hangi giysiyi giyeceğini önceden planlaması gerekiyordu. Oğuz Atay'ı anımsadı ve onun tehlikeli oyunlarını. 

Bir keresinde bir yerde evlerin olduğu gibi yatak ranzalarının da ruhu olduğunu okumuştu. Yoksa bunu izlemiş miydi? Tüm anılar zihninde ilk yaşandıkları anın flu haliyle duruyordu. "Daha kötüsü, ya hiç yaşanmadıysa? Tüm bu gerçeklik zamanın başlangıcından beri ya hiç var durumda değilse?" diye düşündü. 

Artık kalkması gerekiyordu, yatağın ruhu onu, ondan bir şey isteyen bir insanın bakışları gibi tutuyordu. Bu duyguya hiç dayanamaz hemen yelkenleri suya indirirdi, insanlar ona bir adım geldiğinde kişisel sınırlarının nerede başlayıp bittiğini bilemezdi. Neyse ki şimdiki savaşı sadece yatak ranzası ileydi. Onu öptü, ve şimdi gideceğini ama onu asla terk etmeyeceğini söyledi.

Tüm sırt ağrılarıyla kendi gövdesini aynada gördüğünde, yürümeye karar verdi. Zihninde Leonard Cohen mırıldanıyordu, 

"Ve bazen gece yavaşken,
zavallı ve uysalken
Kalbimizi toparlarız ve gideriz.
Bin derin öpücük"

13 Ocak 2018 Cumartesi

Alp dağları ve serin rüzgarlar

Gri bir akşamüstü kadar berrak anımsıyorum. Geçen yıl bu aydı. ( zamanın göreceliğini ve naif olmayışını göz önünde bulundurmuyorum.) Bükreşte yalnızdım ve bir otelde kalıyordum. Yolculuğun en güzel tarafı ucuğu bucağı olmayışı ve belirsizliği değil midir zaten? Bizi yola iten sebep sonuna ulaşmak istemeyişimiz değil midir? (Her neyse Neil Armstrong konuyu toparlamalıyız artık.) Ne diyordum? Yalnız bir akşamdı. Yalnız ve soğuk Bükreş 2017 yılının kış akşamını -15 derecelerde sürdürüyordu. Bir önceki akşam aynı sokaklarda kaybolduğumu hatırlıyorum, bu sefer öyle olmayacağına neredeyse emindim ne yazık ki bulunmak isteyiş kadar kaybolmakta istiyor insan bazı gecelerde. Pasaportumu korumak için sırt çantamı sıkıca kapattım ve dondurucu soğukta bilinmeyen bir ülkenin, tekinsiz sokaklarında yürümeye başladım. Kilise çanları çalarken, AC-DC'nin hells bells şarkısındaki çanlar da eşlik ediyordu buna. Bu harmonik uyum içinde huzur dolmuştum. İngilizce seviyem Neil Armstrong'un yeni uzaylı türleri ile tanışırken (hi!) demesi kadardı. Camekanların önünden geçtim ve çin restaurantlarının da. Gece belli bir saatten sonra camlardan yansıyan imgeler her zaman biraz freudyen anlamlar ifade ediyordu. Alt metin olarak yazmıyorum gerçekten öyleydi. Artık bulunmak isteyene dek yürüdüm. Dondurucu soğuğun kibritçi kızı gibiydim. Ritüel olarak o akşam birkaç bira içmem gerekti. Romence konuşulan bir yerdeydim ve anlamsızlık hoşuma gidiyordu. Hayat kendi anlamını kaybetmekten ibarettir aslında. Kendimizin de düzenli tekrarları değil miyiz? Nietzsche Bengi Dönüşü anlatırken yinelenmenin kendisi bile sonsuza dek yinelenir demişti. (Neil Armstrong uzaylı türleriyle paralel evrende Nietzsche'den konuşuyordu ve parantez kapanmadan, yolculuk bir yere bağlanmadan ve sonuç bölümünü açmadan yazı bitiyordu.

İşte bu akşam Blog açma fikri ve Patrick Wayne'nin Voss kitabı aklıma geldi. Belki ben don kişot kadar cesur olarak yel değirmenleriyle olan savaşımı kazanamıyordum ama Voss'un alman ruhu beni anlıyordu; gözlerimin daldığı boşluklarda boğulacağımızı bilerek hem de..